Başka’nın Alanında Doğmak: İsmin Getirdikleri

Okuma süresi: 5 dakika

İsim; kişinin karakterini, varoluşunu ve kimliğini önemli derecede etkileyen unsurlardan biridir. Kişi, isminin getirdiklerini istisnalar haricinde hayatı boyunca taşır. Sosyal anlamda var olmamız da yine isim aracılığıyla gerçekleşir. Nitekim biriyle tanıştığımızda ilk olarak ismini sorarız ve onu o şekilde çağırırız. İsim o kişiyi tanımlarken aynı zamanda diğer insanlardan da ayırır (Saklı Demirbaş ve Gençöz, 2020). Bu durum, ismin sahibine biriciklik katar. Öyle ki demans, bunama ve/ya felç gibi durumlarda, kişiler ismini unuttuğunda kendi biricikliğine dair bilgiler içeren otobiyografik hafızalarının zarar görmesi nedeniyle kimlik karmaşası yaşar ve kim olduklarıyla ilgili algılarını tamamen kaybedebilir (Yadin, 2016). Bu sebeple isim, sahibini kimliğinin oluşmasını sağlayan toplumla tanıştırır, o topluma aidiyetliği sağlar. İsim ve isim verme, birçok toplum için önemlidir ve mistik bir anlam taşır (Nadav ve ark., 2011) ve çeşitli bilim alanlarında da araştırma konusu olmuştur. Özellikle dilbilim alanında sıkça çalışılan isim verme, Zerkina ve arkadaşları (2019) tarafından, dilsel ve dil dışı öğeleri içeren karmaşık bir süreç içerdiği ve kişiyi dilsel bir işarete bağladığı şeklinde açıklanmıştır. Diğer kaynaklara benzer şekilde, isim vermenin “birey” olma yolunda ilerlemek ve kimlik oluşturmak için sosyal bir ihtiyaç olduğunun da altını çizmişlerdir.

İsmi aracılığıyla yaşadığı kültüre uyum sağlayan kişi, ona yine o kültür ve toplum aracılığıyla sahip olur. Çoğu kişi ismini doğduktan hemen sonra alırken bazılarının ismi yıllar önceden bellidir. Esasında ismimiz; bizi yaratır, canlı kılar ve bize bazı sorumluluklar yükler (Himes, 2016). Birçok toplumda çeşitli motivasyonlar ve işlevlerle çocuğa isim konulduğunu söylemek mümkün. Bu noktada, Yahudi ve Müslüman topluluklarda kültüre dayanan ve dini nitelik taşıyan isimler oldukça sık kullanılmaktadır (Bilgin, 2020; Fowler, 1988). Yalçınkaya (2015), isim verme sürecindeki önemli kriterleri; gelenek ve görenekler, sosyal kriterler ve dini kriterler olmak üzere üçe ayırmıştır. Gelenek ve görenekler kriterinde çocuğa bir kişinin adını verme; örneğin büyükbaba, büyükanne ve/ya aile büyüklerinin ve başka tanıdık kimselerin isimlerinin seçilmesi gibi durumlar sıklıkla gözlemlenmektedir.

Testoni ve arkadaşlarının (2021) hayatını kaybeden kardeşinin adını alan bireyler üzerine yürüttükleri araştırmada, bu olguyu ifade etmek amacıyla necronym kavramına yer verilmiştir. Necronym, vefat eden kişinin anısını ve mirasını sürdürebilmek gayesiyle, isminin yeni doğmuş bir bebeğe aktarılması şeklinde açıklanmaktadır. Söz konusu terim, çoğunlukla büyükanne veya büyükbaba gibi aile içinde değer verilen, kaybedilmiş sevilen figürlerin isimleri bağlamında kullanılmaktadır (Rév, 1998). Ölen kişinin adını koymak, reenkarnasyon aracılığıyla o kişiyi tekrar hayata döndürme çabasını içerebilmektedir. Ölen bir kardeşin ismini taşımanın, kişinin kendi biricik kimliğini inşa etme sürecinde çeşitli karmaşalara ve gelişimsel zorluklara zemin hazırlayabileceğini söylemek mümkündür. Bu tür bir dinamik, çocuğu kendi bağımsız varoluşunu yaşamaktan ziyade, kaybedilenin bir “ikamesi” (yerine geçeni) olma rolüne itebilir. Böylelikle, vefat eden kişinin aile içindeki konumunun ve tamamlanmamış hikayesinin, verilen bu isim aracılığıyla adeta başka bir kimlikte varlığını sürdürme ihtimali ortaya çıkmaktadır (Testoni vd., 2021).

Bunun yanı sıra, isim koyma yoluyla ebeveynler kendi narsisistik ihtiyaçlarını da dil yoluyla karşılama eğiliminde olabilmektedir (Nadav vd., 2011). Yani, ebeveynin beklentisi isim aracılığıyla çocuğa aktarılabilir. Bazı ebeveynler, “narsisistik uzantı” olarak gördüğü çocuklarına, kendi narsisistik kişilik özelliklerini bu şekilde yansıtabilir. Grandiyöz ya da büyüklük sanrısına kapılan bir ebeveyn çocuğuna, büyüklenmeci kendiliğini yansıtan bir ad koyabilir. Örneğin, padişah ve/ya sultan isimlerinin kültürümüzde oldukça yaygın olduğu düşünüldüğünde (Bilgin, 2020) ebeveyn, kendi büyüklük arzusunu bu şekilde çocuğuna aktarabilir. Böylelikle kendisi de bir padişah gibi hissedecektir. Bunun aksine, kendini yetersiz hisseden ve “benden farklı olarak sen her şeye sahip olabilirsin” (McWilliams, 2020) algısını çocuğuna aktaran ebeveynler, kendi kişiliklerine zıt bir isim verebilir. Örneğin, kendini “korkak, pasif, güçsüz” olarak nitelendiren bir kişi, çocuğuna “Aslan” ismini koyabilir.

Psikanalitik kuramda isim önemli bir işlev görmektedir. Freud, isimlerle birlikte esasında dilin önemine de değinmiştir. Ebeveynin kendi narsisistik ihtiyaçlarını ve özelliklerini isim yoluyla çocuğuna aktarma durumu, ebeveynin dilsel seçimi üzerine kendi patolojisini harekete geçirir. Bu durumda isim, Freud tarafından bir semptom olarak belirtilmiştir (akt. Nadav vd., 2011). Psikanalizin temel yapı taşlarından olan bilinçdışı da isimlerle ilişkilendirilmiştir. Freud “Totem ve Tabu” (1912-1913) kitabında, ismin bilinçdışı faaliyetlerinde etkin bir rol aldığından bahsetmiştir. Benzer şekilde “Rüyaların Yorumu” kitabında (1900), rüyaların yorumlanmasını isimlerle bağdaştırmış ve rüyaların, anlaşılması zor olan bir materyal olarak gördüğü özel isimleri temsil ettiğini söylemiştir. Öyle ki rüyalar, altında yatan anlamı ifade etmek için sözlü imgeler olan isimleri kullanmaktadır.

İsimlerin dilsel önemi göz önünde bulundurulduğunda, Jacques Lacan’ın söylemlerini incelemekte fayda vardır. Lacan, 11. Semineri’nde (1964) “Bilinçdışı dil gibi yapılandırılmıştır” diyerek bilinçdışı süreçlerin dilsel yapılarla oldukça benzer olduğunu ve söz konusu süreçlerle yapılar arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu ifade etmiştir. Lacan’a göre kişinin yapısı üç düzene göre şekillenir: İmgesel, Simgesel ve Gerçek (Fink, 2022). Ensest yasağıyla oluşan imgesel düzenden hemen sonra simgesel düzen gelir. Ensest yasağı bu noktada “Baba-nın-adı” olanı, diğer bir deyişle annenin arzusunun nedenini temsil etmektedir. Annenin başka arzularının olduğunu da fark eden kişi, annenin eksiğiyle karşılaşır. Bu eksikle birlikte kişi, simgesel düzene girer. Simgesel düzen, diğer bir ifadeyle gösterenlerin düzeni; yasak, kurallar ve dilin düzenidir. Böylelikle, dil edinimi ve sosyal normların kabul edilmesiyle kişi, birbirleriyle iç içe olan gösterenlerin düzenine adım atar. Başka, kişinin sosyal çevresini ve düzeni oluştururken aynı zamanda kişiye ilk bakım veren kişiyi, anneyi tanımlar (mOther). Çocuk, bu dilin içinde kendini bulmaya çalışır ve bu dil yoluyla öğrenir. Kendini bulmaya çalışan çocuk, aynı zamanda Başka’nın alanına girmek ve orada var olmaya devam etmek ister. Lacan’a göre, çocuğun biyolojik olarak dünyaya gelmesi öznenin doğuşu için yeterli değildir. Özne ancak Başka’nın dünyasında kendisine bir yer açıldığında, yani ona işaret eden bir gösteren (isim) verildiği anda dilde ve simgesel düzende doğmuş olur. Bu yüzden bir bebeğe isim vermek, yalnızca bir adlandırma eylemi değil; dilde onu temsil edecek bir “gösteren” yaratarak onun varoluşunu, yani asıl doğumunu başlatmaktır.

Kaynaklar
  • Bilgin, O. (2020). Kültürel yabancılaşma bağlamında Türkiye’de isim verme pratiklerinin değişimi ve popüler kültür figürleri. Milli Folklor16(125), 177–187.
  • Fink, B. (2022). Lacancı psikanalize klinik bir giriş (Birinci basım). Axis yayınları.
  • Fowler, J. D. (1988). Theophoric personal names in Ancient Hebrew: a Comparative study. Journal of the Study of the Old Testament49, 29–33.
  • Freud, S. (1900). Interpretations of dreams. The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud, Vol. XIII. London, UK: Vintage, The Hogarth Press, 2001.
  • Freud, S. (1912-1913) Totem and taboo. The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud, vol. XIII. London, UK: Vintage, The Hogarth Press, (2001).
  • Himes, M. (2016). The power of names: Uncovering the mystery of what we are called. Lanham: Rowman & Littlefield. 
  • Lacan, J. (1964). The seminar of Jacques Lacan: The four fundamental concepts of psychoanalysis (A. Sheridan, Çev.), A. New York: W. W. Norton & Company.
  • McWilliams, N. (2020). Psikanalitik tanı: Klinik süreç içinde kişilik yapısını anlamak (İkinci basım). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
  • Nadav, M., Ephratt, M., Rabin, S. ve Shiber A. (2011). Names and narcissism: A clinical
    perspective on how parents choose names for their newborn. Names, 59(2)90–103. 10.1179/002777311X12976826704082 
  • Saklı Demirbaş, Y. ve Gençöz, F. (2020). İsim Ne Söyler: Nitel Bir Araştırma. AYNA Klinik Psikoloji Dergisi7(2), 229-248. https://doi.org/10.31682/ayna.714959
  • Yadin, Z. S. (2016). Analyzing the patient’s first name in the search for identity. Contemporary Psychoanalysis52(4), 547–577. 10.1080/00107530.2016.1235461
  • Yalçınkaya, B. (2015). Almanca ve Türkçe ad verme gelenekleri. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi55(1), 363–379.
  • Zerkina, N., Kisel, O., Savinova, Y., Zalavina, T., Kozhushkova, N. ve Akhmetzyanova, T. (2019). Name Giving Process: Linguistic and Extralinguistic Challenges. Glottotheory9(2), 131–146. https://doi.org/10.1515/glot-2018-0012

Dilehan Hazar | Psikolog sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin